Skip to content

Psikoloji Gözlüğünden Sanat

sinematerapi

Şimdiye kadar, hiç “Bunu gerçekten ben mi yaptım, aklımdan ne geçiyordu acaba?” gibi serzenişlerim olmuştur. İnsanoğlu, doğası gereği, çoğunlukla hayatının kontrolünün tamamen kendisinde olduğuna inanır. Aynı şekilde kararlarımızı duygulara değil, mantığa dayalı olarak aldığımızı da zannederiz. Bunlar günlük hayatımızı rahatlatan, bizleri kaygıdan uzaklaştıran düşüncelerdir. Bu inançlara sahip olduğumuz için şanslıyız.

Bir sanat eseri ile ilk karşılaşma anında ise, duygu ve düşüncelerimizin çok küçük bir kısmı kontrolümüz altında olan bilinçli tepkilerdir. Çoğunluğuysa bilinçdışı veya otomatiktir. Otomatik düşüncelerimizin kökeninde ise kişiliğimiz ve “kendimize, başkalarına ve dünyaya dair inançlarımız” yatar. Bir resmi gördüğümüzde ilk tepkimiz, ressamın hangi akımın mensubu olduğu veya kaçıncı yüzyılda yaşadığı gibi düşünceler değildir. İlk tepkimiz genelde duygusaldır ve bunu pek de kontrol edemeyiz. Resmi beğendiysek ve güzel duygular hissediyorsak, bu durum o resmin, kendi kişiliğimizle uyumlu olduğunu gösterir. Kendi inançlarımıza ters düşen eserlere ise genellikle beğeniyle yaklaşamayız. Örneğin ben bir filmi beğendiğimi söylüyorsam, belli ki filmin bazı öğelerini ve bazı karakterleri kişiliğime yakın bulmuşumdur. “Sanattan anlamıyor” veya “sanata duyarsız” gibi sözlerle etiketlediğimiz kişilerse, çoğunlukla sanattan uzak yetişmiş ve bilgi birikimi olmadığından, bir eserle karşılaştığında zihninde olumlu veya olumsuz bir tepki uyanmayan kişilerdir. Böyle bir durumda olan kişiyi suçlayabilir miyiz? O zamana kadar sanat ile içli dışlı olmamasının sebebi kişisel olabileceği kadar kültürel veya maddi etmenler de olabilir. Bu tarz kişiler de, davranışçı psikologlara göre, sanat eserlerine maruz kaldıkça ve bilgi edindikçe olumlu veya olumsuz yönde bir tutum mutlaka geliştireceklerdir. Psikolog gözüyle baktığımda, bir heykeli beğenmediğini açıklayan bir insanın, o heykeli beğenmemesine nelerin sebep olabileceğini araştırır ve sorunu heykelde aramayı bir kenara bırakırım. İnsanların davranışlarının arkasında yatan etmenleri anlamaya çalışmak, her zaman bana dünyayı daha yaşanılabilir kılan bir bakış açısı olmuştur.

Bir film izlerken en sık kullandığımız mekanizma özdeşimdir. Özdeşim, Freud’un tanımlamış olduğu savunma mekanizmalarından biridir. Kişiliğimize tehdit yaratan bir unsur ile karşı karşıya kaldığımızda kaygı duyarız. Bu kaygıyı yeterince kontrol edemiyorsak, savunma mekanizmalarımız harekete geçer. Kavramın adından da anlaşılabileceği gibi, savunma mekanizmaları bizi dış tehditlere karşı koruyan etmenlerdir. Bunların aşırı kullanıldığı durumlarda ise psikolojik bozukluklar söz konusu olur. Film izlerken kullandığımız “özdeşim” ise, dışsal bir uyarana verdiğimiz normal bir tepkidir. Filmde özellikle bir karakteri kendimize yakın hissetmek ve kendimizi onun yerine koymak olarak tanımlanabilir. Özdeşim kurduğumuz karakter ile benzer kişilik özelliklerine, benzer yaşantılara veya duygulara sahip olabiliriz. Genelde hangi karakter ile özdeşim kurduğumuzu film bittikten sonra fark ederiz. Filmin konusunu bir başkasına anlatırken ise özdeşim kurduğumuz karakterin yaşadıkları cümlelerimizde ağırlık taşır. Örneğin birisiyle tanışma aşamasında, ona en sevdiği kitapları ve filmleri sorarız çünkü biliriz ki, aslında kişi en sevdiği filmi anlatırken filmde kendisinden neleri bulduğunu anlatmaktadır. Böylece yeni tanışan kişiler birbirilerini sorguluyormuş gibi yorucu bir süreçten geçtiklerini hissetmez, hem de kendilerini yeni tanıştıkları kişiye daha rahatça açabilirler. Özdeşim kurduğumuz karakteri anlatmak, kendimizi anlatmaktan çok daha kolaydır.

Ben de özellikle sinema filmleri veya diziler üzerine yorumda bulunurken aslında, psikoloji biliminin nimetlerini kullanarak, eserin yaratıcısı ne düşünüp de onu yaratmış diye tahmin etmeye çalışıyorum. Eserin yaratıcısıyla konuşma şansı yakaladığım kimi zamanlarda bu akıl okuma çabalarımın yanlış olduğunu gördüğüm de oldu. Tabii ki, bu durum eserin yaratıcısının düşüncelerini tahmin etmeye çalışmanın verdiği hazzı bir nebze bile azaltmadı ve halen yapıyorum. Yorum yaparken bir yandan da eser hakkında yaptığım yorumları gözlemleyerek kendimi analiz etme fırsatı yakalamış oluyorum. Zaman zaman “kendimi analiz etmemin kime ne faydası var” diye düşündüğüm de oldu, fakat bunun “ben kimim, bu dünyada ne yapıyorum?” gibi sorularıma verebileceğim yanıtları kolaylaştırdığını gördüm. Kısacası bazı yazılarımda niyetim, birtakım görsel sanat eserlerine psikoloji gözlüğüyle bakarken bir yandan da kendi içime bakmaktır. Bu durum, içgörüsü olan insanların yaşadığı bir toplumun daha huzurlu ve daha uzlaşmacı olabileceğini düşündüğümden. İçgörüsü olmayan kişilerin oluşturdukları toplumların, bir adım bile ileriye gidemeyeceğini düşünüyorum. Sonuç olarak bana, içgörü, psikoloji bilimi veya sanat, hayatı anlamlandırmak ve daha güzel bir hale getirmek için kullanılabilecek araçlarmış gibi geliyor.

*Bu yazı 04.03.2011 tarihinde Açık Gazete’de yayınlanmıştır.

Comments are closed.