Skip to content

Beynin Karanlık Yüzü

siyah kuğu

İnsan özünde iyi midir?  Bu soru, farklı düşünürler tarafında farklı şekillerde cevaplandırılmıştır. İnsanın özünde iyi olduğuna dair hipotezin doğruluğunun on milyon kere ispatlanmasının kimseye bir faydası olmayacağı malum. Bilimin ilerlemesi, ortaya atılan hipotezin tersinin yani anti-tezinin ispatıyla olmaktadır. Buna rağmen, bilimin günümüzde geldiği noktada, tez ve anti-tezler sunmak bilim insanlarına yetmemektedir. Dolayısıyla günümüzün “sentez” devri olduğunu söyleyebiliriz. Tez ve anti-tezlerin ortak noktaları ile ayrışan noktalarının incelenmesi sonucunda oluşturulan sentezler devri… İnsan özünde iyidir veya kötüdür şeklinde yapılan bir ayrım, zihni anlayabilmek için onu basite indirmekten öteyegitmezdi. Dünyayı bu şekilde iyi-kötü, siyah-beyaz, sevgi-nefret gibi zıtlıklar halinde algılamaya psikolojide “ayırma” (splitting) denir.

Ayırma, birçok teorisyen tarafından farklı şekillerde yorumlanmıştır. Ayırma, bebeklikte görülen bir yaklaşımdır. Melanie Klein, kendi çocuklarını gözlemleyerek ilham aldığı ve sonra geliştirdiği kuramında “ayırma” mekanizması üzerinde özellikle durmuştur. Ona göre, ayırma yapan bebek, dünyadaki bütün nesneleri (ilişki kurduğu her şeyi) iyi ve kötü şeklinde ayırır. Bu durum, en çok da annesi söz konusu olduğunda kritiktir. Bebek için, onu emziren, besleyen, kucaklayan anne iyiyken; onun ihtiyaçlarını karşılayamayan anne kötüdür. Ayırma mekanizması yüzünden bebek, iki anne sahibi olduğunu düşünür çünkü bu kötü anne ona göre mutlaka bir yabancıdır!? Ayırma, bebeğin gelişimi ilerledikçe azalır ve aslında iyinin de kötünün de aynı kadın olduğunu anlayan bebek, dünyaya karşı “depresif duruş” içine girer. Bebek anlar ki, aslında onun annesi de bir iyilik meleği değildir… Klein, ayırma ve bütünleştirme mekanizmalarının bebeklikte yoğun olarak görülse de, ömür boyu süren bir süreç olduğunu söylemiştir.

Freud, Klein’ın bebek gözlemi ile öne sürdüğü teoriyi yetişkinlerde psikolojik bozukluklar düzeyinde incelemiştir. Ona göre, ego kendisini korumak için yoğun kaygı durumlarında, ayırma uygulayarak, kaygıyı adeta zihnin ayrı bir bölmesine hapsetmektedir. Örneğin, çoğul kişiliklerin ortaya çıkabildiği “disosyatif kişilik bozukluğu” tanısı almış kişilerde, ikinci bir kişiliğin ortaya çıkması, genellikle bir kaza veya tecavüz gibi ağır bir travma sonucunda olmaktadır. Zihin, kendisini korumak adına yeni ve güçlü bir kişilik yaratıp, kötü anıları olan kişiliği arka plana atarak bastırmaktadır.

Freud’un yakın arkadaşlarından olan, fakat sonrasında kendi teorisini oluştururken ilham aldığı Dünya dinleri ve mitolojilerinden dolayı Freud ile yolları ayrılan Jung ise “ayırma” mekanizması üzerinde doğrudan durmasa da, insanın karanlık yanı olan “Gölge” arketipini geliştirmiştir. Arketip, atalarımızdan bizlere aktarılan kolektif bilinçaltının içeriğidir. Kolektif bilinçaltı içinse kabaca, genetik olarak nesilden nesile aktarılan psikolojik altyapımız diyebiliriz. Örneğin dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın herkesin bir “anne” kavramı vardır. Bu tip evrensel psikolojik kavramlara Jung “arketip” demiştir. “Gölge” arketipi ise bilincimizin kabul edemediği duyguları içerir. Örneğin kişiliğimizi küçük düşüreceğini veya tehlikeye sokacağını düşündüğümüz korkularımız, kaygılarımız Gölge arketipini oluşturur. Jung’a göre, kişi Gölge’sini ne kadar kabul edemez, ne kadar görmezden gelmeye çalışırsa Gölge’si o kadar koyulaşır ve kararır. İnsanın yapması gereken karanlık yanı ile barışmasıdır çünkü ancak o zaman Gölge hafifler ve seyrelir.

Aronofsky’nin “Siyah Kuğu” filminde de konu aldığı insanın karanlık yanını keşfetmesi ve onunla barışabilmesi süreci pek de kolay olmamaktadır.  Filmde, ipleri tamamen annesinin elinde olan balerin Nina, Kuğu Gölü balesinde Kraliçe Kuğu’yu oynamak için aday olur. Kraliçe Kuğu ise hem Beyaz hem de Siyah Kuğu rolünü içermektedir. O güne kadar annesinin başucuna kurduğu müzik kutusu eşliğinde uyuyan, annesi tarafından giydirilen, küçük bir kız çocuk kişiliğine sahip Nina’dan birdenbire tutkulu, kötü ve şehvetli yanını sahnelemesi beklenir. Balenin yönetmeninin isteği, Siyah Kuğu ile Beyaz Kuğu’nun aynı balerin tarafından sahneye konmasıdır. Nina, seçmelerin yapıldığı güne kadar ne kendi vücudunu keşfetmiş ne de bir cinsel deneyim yaşamıştır. “Hayatını baleye adamış” diyebileceğimiz Nina, bu yolda ilerlerken aslında bütün dürtü ve duygularını “kontrol” altında tutmaya çalışırken, bunlar tırnaklama ve yediklerini kusma şeklinde ortaya çıkmaktadır. Annesi tarafından kontrol edilmeye karşı, içten içe yükselen bir tepki duymaya başlayan Nina, bastırdığı cinsellik veya yemek yeme gibi dürtülerini Siyah Kuğu rolü ile özdeşleşmeye başladıkça daha fazla bastıramaz. Bale yönetmeni tarafından Nina’ya örnek olarak gösterilen balerin, Lily,  saçları açık, “kontrolü düşük”, şuh kahkahalar atan ve kimin ne düşündüğünü pek umursamayan birisidir. Nina, anlamayan ve özenen bakışlarla Lily’yi izler ve ne zaman yüz yüze gelseler Lily karşısında sürekli tedirgindir. Ondan korkmakta ve aynı zamanda ona –onun temsil ettiği tüm değerlere- bir çekim duymaktadır. Bu çekim kendisini bir lezbiyen cinsellik fantezisi ile filmin sonuna doğru ortaya koyar. Nina, Lily ile birlikte olduğu hayalini kurarken aslında Lily’nin temsil ettiği duyguları ve dürtüleri içselleştirmekte ve ona benzemeye başlamaktadır. Lily ile dans eden ve öpüşen Nina, içindeki Siyah Kuğu’yu veya Gölge’yi daha fazla bastıramamaktadır.

Filmin sonu birçok farklı şekilde yorumlanabilir. Nina, ilk gösterinin gecesinde, iki sahne arasında Lily’yi –zaman zaman Nina’ya dönüşen Lily- bir ayna parçasını karnına saplayarak  öldürür. Daha doğrusu öldürdüğünü zanneder ve yeniden sahneye çıkar. Lily’yi öldürdükten sonra Nina Siyah Kuğu’ya dönüşür. Kolları gerçek siyah kanatlara dönüşür, gözlerini kan bürür. Müthiş tutkulu bir performans gösterdikten sonra giderek yönetmeni dudaklarından uzun uzun öper. Artık bastırdığı hiçbir duygusu kalmamıştır. Lily’yi öldürmüş, aşkını itiraf etmiş ve tutku dolu bir bale performans sergilemiştir. İzleyici olarak biz de onunla birlikte yükselen bir heyecan içine gireriz. Bale gösterisinin sonunda Nina’nın aslında ayna parçasını kendine sapladığı anlaşılır fakat Nina mutludur. “Onu hissettim. Mükemmeldi. Ben mükemmeldim” der ve film sonlanır.

Sonunu düşünürken ilk tepkim, bunun bir mutlu son olabileceğine dairdi. Her ne kadar halüsinasyonlar görse de, kendine zarar verse de Nina içindeki Siyah Kuğu’yu keşfedebilmiş ve hatta herkese gösterebilmişti. Sonuçta her insan karanlık yanını zaman zaman hisseder ama genelde kimseye göstermemeye çalışır. Nina ise karanlık yanı sayesinde, herkes tarafından ayakta alkışlanmıştı. İlk tepkimden bir süre sonra durumun acıklı yanı duygularıma hâkim oldu. Nina, Siyah Kuğu’yu ortaya çıkarmaya çalışırken Beyaz Kuğu’yu öldürmüştü. Ona artık Gölge hâkimdi ve Ego kontrolü kaybetmişti. Bu doğal olarak onun ruh sağlığı için iyi olmayacaktı çünkü Nina ölmese ve hayatta kalsa bile “bedeni olmayan bir Gölge” olarak yaşamını sürdürecekti. Bilinci olmayan bir bilinçaltı gibi. Tabii buna yaşamak denebilirse…

 

*Bu yazı 31.03.2011 tarihinde Açık Gazete‘de yayınlanmıştır.

 

Comments are closed.