Skip to content

Kendi Kurgumuzda Yaşıyoruz

narcissus

Kendi kurgumuzda yaşıyoruz. Görmek istediğimizi görüyor, görmek istemediğimizi inkâr ediyoruz. Bilinçaltımız öyle aktif çalıyor ki, o görmek istemediklerimiz, gözümüzün içine sokulsa “aa, bak kuş geçiyor” diye başımızı başka taraflara çeviriyoruz. Bunu hepimiz yapıyoruz ve bu bir hastalık değil, düpedüz insan.

Mesela deney faresi… Bir kez, evet sadece bir kez içtiğinde midesini bulandıran sıvının bir daha yanına yaklaşmaz. Önüne aynı sıvıyı koyun, iki metre uzağından dolanır da geçer, yolunu uzatmayı göze alarak… Yine deney faresi, labirentte önüne duvar geldiğinde hiç tereddüt etmez, hemen geri dönüp açık bir yol bulmaya çalışır saliseler içinde. İnsan ne yapar sizce? Oturup duvarın yıkılmasını bekler mesela. Bir de oralardan bir sandalye bulur ki, oturup duvarın yıkılmasını beklesin. Midesini bulandıran şeyi iki gün sonra unutup yine içer. Dersini ilk seferde almaz, bari ikinci seferde alsa, o da yok… Peki, bunu neden yapıyoruz? Gerçeklik, bu kadar mı canımızı acıtıyor da onu görmezden gelmeyi seçiyoruz?

Billy Wilder tarafından çekilen, 1950 yapımı “Sunset Bulvarı”nda Norma Desmond, unutulmuş bir “sessiz film” aktrisidir. Film endüstrisinin en şaşaalı döneminde çok meşhur olmuş ve Hollywood’da satın aldığı şatosunda uşağı, Max ile yaşamaktadır. Norma Desmond’ı halk unutalı belki 30 yıl olmuştur ama evinden neredeyse hiç çıkmayan, dış dünya ile hiçbir bağlantısı olmayan Norma hâlâ hayranlarının onun geri dönmesini beklediklerini sanmaktadır. Buna sebep ise uşağı, Max Von Mayerling’tir. Max, aynı zamanda Norma’yı keşfeden film yapımcısı ve Norma’nın üç kocasından ilkidir. Sonradan ne olduysa, Norma’dan kopmamak için onun uşağı olmuştur. Max, her gün onlarca mektup yazarak Norma’ya hayranlarının onu unutmadığı yalanını yaşatmaktadır. Norma’nın hayali ise, yıllardır yazmakta olduğu senaryoda başrol oynayarak Hollywood’a geri dönmektir. Norma, kendisini taparcasına beğenir, çevresindekileri aşağılar, herkesi emirlerle yönetir, eleştirir ve bunlara hakkı olduğundan yüzde yüz emindir. Filmdeki gibi, bu davranışların abartılı olmasına ve artık çevresine zarar vermesi durumuna “Narsistik Kişilik Bozukluğu” diyoruz. Kişilik bozukluğu desek de her insanda bu narsistik özellikler biraz vardır.
Küçüklüğünden beri, ailesi tarafından yaptığı en ufak hata için bile cezalandırılmış, sevgi ihtiyacı karşılanmamış ve ne zaman bu ihtiyacı göstermeye çalışsa soğuk duvar gibi bir anne-babayla karşılaşmış bir çocuk düşünün. Bu çocuk, ne yapsın da kendine güvenen, hayata tutunabilen ve geleceğe umutla bakabilen biri olsun, sağlıklı bir öz güven geliştirsin? Kötü bir çocukluk geçirmiş ve en temel ihtiyaçları olan sevgi ve bağlanma ihtiyaçları karşılanmamış çocuklar, genelde Norma gibi “sahte benlik”ler oluşturup kendi kurgularında yaşamaya ve gerçeklikten uzaklaşmaya başlıyorlar. Kimileri şanslı olup da yetişkinlikte, kendilerini açarak, renkli bir balon gibi özenle şişirdikleri, içi sadece havayla dolu benliklerini birisine gösterme gücünü bulduklarında “koşulsuz sevgi” ile karşılaşırlarsa iyileşebiliyorlar. Kimi bu “güvenli ilişki”yi sevgilisinde, kimisi dostunda, kimi terapistinde buluyor. Böyle söylemesi kolay da, örneğin 40 yıldır böyle bir kişilik oturtmuş bir insan, gerçek benliğini nasıl yapacak da birisine açacak?

Kurgu dediğim zaman aklınıza “Sunset Bulvarı”ndaki gibi fantastik senaryolar gelmesin. Tersine, çok sıradan senaryolar kurguladıklarımız. Narsistik özellikleri ağır basan bir insanın senaryosu nasıldır? Gider, günü birlik, uzun vadeli bağlanmasını gerektirmeyecek ilişkiler yaşar çünkü ilişkinin süresi uzadıkça, sevgilisinin onun gerçek benliğini anlama ihtimali artmaktadır. Bunu bilinçli de yapmaz tabii. Sadece gider ve “kendisine tamamen bağlanamayacak” birisini bulur. Bu, önceden başkaları tarafından kırılmış ve kimseyi gerçek anlamda sevemeyecek bir insan olabilir; uzak bir şehirde yaşayan ve asla kavuşamayacağı bir insan olabilir; evli veya çocuklu ve asla tam olarak kendisini ona veremeyecek meşgul bir insan olabilir ve daha bir sürü imkânsızlık dolu senaryo… Birisi ona âşık olsa, korkar kaçar ve en önemlisi, korkup kaçtığının farkında değildir. Bizse izleyici olarak biliriz ki o, sevilmeye değer biri olmadığına inanmıştır. Ona göre, sevgilisi olmak isteyen kişi de onun değersiz olduğunu yakında görecek ve onu terk edecektir. Bu, o kadar büyük ve yüzleştiğinde kaldıramayacağı bir korkudur ki, inkâr mekanizması durmaksızın çalışır. Bilinçaltı, ona “sevilebilir” olduğunu gösterecek hiçbir senaryoyu göremeyeceği bir kurgu yaratır kendine. Onu koşulsuz sevebilecek insanları küçümser, aşağılar veya onlardan birden soğur. Evlenmek ve çocuk sahibi olmaksa dünyanın en korkunç olayıdır onun için. Düşünsenize, kendisine o acı dolu çocukluğu yansıtacak bir ayna gibi, küçük, kendisine benzeyen bir çocuk evin içinde dolanıp duruyor! Sonuç ise, asla kimsenin çok da yakınına yanaşamayacağı, güvenli, sınırları belli ve sığ ilişkilerle yaşamını sürdürmek…

Norma Desmond, filmde kendisini çok ani bir şekilde gerçeklikle yüzleştiren Joe’yu öldürür çünkü gerçeklik onun kaldıramayacağı kadar acıdır. Unutulmuş bir eski aktristir ve yaşlanmıştır. Ömrü boyunca yanında olmuş ve onu koşulsuzca sevmiş Max’ın bile farkında değildir ve onu uşağı yapmıştır. Böyle bakınca narsistik kişilik, gerçeklikten kopmuş ve psikoza giden bir tablo çizse de, aslında “gerçekliği inkâr” her an hepimizin mutlu olabilmek adına yaptığımız bir şeydir. Yoksa sizce bu dünya çekilir bir yer olur muydu? Diyebiliriz ki, gerçekliğe kimimiz bir adım daha yakın, kimimiz bir adım daha uzak. Çoğu zaman, yaşadıklarımızı “olduğu gibi” göremediğimiz için güvendiğimiz insanlardan akıl alırız veya bir uzmana danışırız. Yaşadıklarımıza kapılıp gitmekse çoğu zaman daha kolaydır. Norma gibi çeker silahı, gerçekliği vururuz, bir salise bile tereddüt etmeden. Şimdi düşünelim lütfen: Deney faresi mi daha zekidir, insan mı?

*Bu yazı 08.05.2011 tarihinde Açık Gazete‘de yayınlanmıştır.

Comments are closed.