Skip to content

‘kaygı’ Etiketli Gönderiler

Sakinleş(eme)mek

Psikoterapide herhalde en sık çalıştığım konu, kaygı duygusu ve endişeli düşünceleri yönetmek. Depresyon ve depresif duygu durumuyla başvuran insanlar da yakın zamanda travmatik bir kayıp yaşamadılarsa, çoğunlukla kaygılı kişilik yapılarından yorgun düşerek depresyona girmiş oluyorlar. Kaygının en önemli belirtisi, zihnin bedenle aynı zaman ve mekanda olmaması; zihnin genellikle geleceğe sıçraması ve bedenin şimdiki zamanda kalması. Örneğin beden şimdiki zamanda ve mekanda ama zihin altı ay sonra olacak  tatilde, gece yatılacak yatakta, en az beş yıl sonra olacak evlilikte vb. Bundan dolayı genellikle huzursuzluk, panik gibi duygular, erteleme veya acelecilik gibi davranışlar ve baş ağrısı, ishal, mide bulantısı gibi bedensel belirtiler ortaya çıkıyor. Kaygı genel olarak içinde bulunduğumuz durumu “sakin” bir şekilde değerlendirmemizi engeller. Herhalde bundan dolayı son yıllarda internette dolaşan ilham verici (inspirational) sözler genelde “durmak” ve “şükretmek” ile ilgili oluyor. Üçüncü dalga bilişsel davranışçı terapilerde (BDT) de, eski terapötik müdahalelere eklenen kısım bu kavramlarla ilgili oldu. En pozitivist ve etkililiği istatistiki kanıtlara dayalı terapi yaklaşımı olarak bilinen BDT bile zar zor ölçebildiğimiz duygunun ve bedensel farkındalığın ne kadar önemli olduğunu kabul etti. Kendi yöntemlerine, bilinçli farkındalığı (mindfulness), meditasyonu, yogayı ve hatta spiritüelliği ekledi. Bilinçli farkındalık (mindfulness) kavramını içinde bulunulan andaki duyguları, düşünceleri ve bedensel duyumları, sakin bir şekilde fark etmek ve kabul etmek olarak tanımlıyoruz.

Ekran Resmi 2018-02-01 01.16.32

Psikoterapi sürecinde olmayan insanların kaygıdan ve stresten özgürleşmiş bir şekilde, sakince değerlendiremedikleri içsel ve dışsal kaynaklarını internette gördükleri cümleler ile hatırlamaya çalıştıklarını görüyorum. Hatta bunların çıktılarını alıp çerçeveletip her zaman görüp hatırlatıcı olarak kullanacakları “flash card”lar yapıyorlar. Bunlar genelde “stresten uzak dur, kafana takma, sen yaparsın, aslansın” gibi içi boş tavsiyeler olsa da bazen gerçekten psikoloji araştırmalarından kaynaklanıp yayılan bilinçli yeni bilgiler de olabiliyor.

Sakince durma, fark etme ve kabul meselelerine dönecek olursak; bunları yapmak çoğunluk için o kadar zor olmalı ki, yemekle, alışverişle, evinde neredeyse hiç sabahtan akşama bir gün geçirmeyecek şekilde seyahat ederek durma/sakinleşme anlarına izin vermeyen bir toplumsal sınıf doğdu. Bu konuyla ilgili ilham verici sözlerden ilk cosy kelimesi dikkatimi çekmişti. İngilizce olan cosy kelimesi Tureng sözlükte “konforlu, sıcacık, kuytu, ev gibi, rahat, keyifli” ve benzeri anlamlara geliyor. Bu kelime ilk kadın dergilerinde ve benzeri hafifleştirilmiş psikoloji bilgileri içeren kişisel gelişim sitelerinde meşhur olduğunda; evde huzurlu olmak, özellikle soğuk kış günlerinde, karanlık havalarda, o anda içinde bulunduğumuz durumu gözden geçirmek, aceleyi bırakmak, sahip olunan kaynakların kıymetini bilmek ve şükretmek gibi anlamları kapsıyordu.

Ekran Resmi 2018-02-01 01.18.02

Son birkaç yıldır yurtdışında benzer kavramların popülerleşmesini  takip ediyorum. Genelde cosy kelimesinin karşılığı farklı dillerde de benzer anlamlar içerecek şekilde var. Örneğin, 2016-2017 yıllarında hygge meşhur oldu. Bu “huga” diye okunan kelime Danimarka’dan çıktı geldi, hayatımıza girdi. Sıcaklık çağrıştıran battaniyeler, sıcak su torbaları, çoraplar ve karbonhidratlı bir şeyler yiyerek ve bir şeyler okuyarak huzurlu zaman geçirmek anlamına geliyor ve tahmin edersiniz ki insanlığın daha mutsuz olduğu soğuk ve karanlık kış günlerinden doğmuş bir kelime. Yoksa yazın klimalı ortamlarda, hafif aşk romanları okumayı içermiyor. Bu modaya bugün “fika” kelimesi eklendiğini öğrendim. Fika, İsveççe’de kahve içmek demekmiş fakat “nasıl fika yapılır” gibi yazılar internette dolanmaya başlamış bile. Nasıl kahve içileceğini İsveç’ten öğrenecek değiliz herhalde derken, bir yandan da ne kadar büyük bir “durma” ihtiyacımız olduğunu fark ettim. Nasıl sakinleşeceğimizi ne kadar da unutmuş durumdayız. Halbuki anda olmak ve anın keyfini çıkarmayı bırakın ebeveynlerden gözlemleyerek öğrenmeyi, genlerimizde bile yazılıdır diye tahmin ederdim.

Özellikle hızlı, rekabetçi Amerikan kültürü ve altı ayını soğuk ve karanlıkta geçiren kuzey Avrupa’dan doğan bu kelimeler, artık bizim de kültürel olarak onlara benzemeye başladığımızı gösteriyor. Biz günde üç öğün yemekten sonra kahve içen, hatta kahvaltıyı kahveye altlık olsun diye yapan, haftasonu yapılacak pikniğe üç gün üç gece köfteler kızartıp börekler pişirip hazırlık yapan ve pikniklerde kömür ateşinde çay demlemek için üşenmeden dev gibi semaverlerle kömür taşıyan keyfine düşkün insanlarken çay demlemeye üşenip karton bardaklarda içilen kahveyle koştura koştura işe giden insanlar haline nasıl geldik?..

Bunlara ek olarak sosyal medya sayesinde de aşırı hassaslaşıyor ve kaygılanıyoruz. Örneğin telefonumda bir haber kanalının uygulaması var ve sabah gözümü açtığımda gördüğüm ilk şey telefonumdaki savaş, ölüm ve hastalık haberleri oluyor. Ölümlü olduğumuzu bu kadar gözümüze sokan bu çağ ve kültürde, günde bir saat bile telefonu ve interneti bir kenara koymak, büyük bir sınır koymadır. Benliğimizin bu sınıra çok ihtiyacı var, yoksa hep gergin ve huzursuzuz. Gün içinde ayrılacak bir saatte, çay demleyip battaniye altında kitap mı okunur, meditasyon mu yapılır, müzik açıp dans mı edilir ne yapılacaksa yapılır ama önemli olan ben, sen ve diğerleri arasındaki sınırlarımızın gelen zararları dışarıda tutabilecek kadar kuvvetli ve aynı zaman gelen desteği, sevgiyi şefkati alıp verebileceğimiz kadar da geçirgen olması ihtiyacı. Minuchin’in benzetmesiyle benlik sınırlarımız da, ailemizin sınırları da hücre zarı gibi “seçici geçirgen” olsa, bu kadar huzursuz, bu kadar öfkeli, bu kadar memnuniyetsiz olmayacağız ve toplumsal sorunlara da daha salim kafayla, dürtüsel olmayan, iyi düşünülmüş tepkiler verebileceğiz. Dolayısıyla yukarıda bahsettiğim cosy, hygge ve fika genellikle dünya streslerini “dışarıda” tutabildiğimiz bir benlik alanına işaret ediyor. Bu alana ve sakinleşmeye ihtiyacımız var.

 

Kendi Kurgumuzda Yaşıyoruz

Kendi kurgumuzda yaşıyoruz. Görmek istediğimizi görüyor, görmek istemediğimizi inkâr ediyoruz. Bilinçaltımız öyle aktif çalıyor ki, o görmek istemediklerimiz, gözümüzün içine sokulsa “aa, bak kuş geçiyor” diye başımızı başka taraflara çeviriyoruz. Bunu hepimiz yapıyoruz ve bu bir hastalık değil, düpedüz insan. Devamı

“Akışta Olmak” Derken…

“Kalbinde çözülmeden kalan her şey için sabırlı ol. Soruların kendisini sevmeye çalış, kilitli odalar ve yabancı lisanda yazılmış kitaplar gibi. Cevapları şimdi arama. Şu anda cevaplar sana verilemez çünkü sen henüz onlarla yaşayamazsın. Bu, her şeyi yaşama meselesidir. Şu anda senin, soruyu yaşaman gerekiyor. Belki daha ilerde, farkına bile varmadan, günün birinde kendini cevabını yaşarken bulacaksın.”

Rainer Maria Rilke

Değişimden Korkmak Üzerine

“Maceraları, kaçan ve kovalayan insanlarınkinden çok daha durağan gibi görünse de dökülen kan ve gözyaşı her zamankinden ve herkesinkinden fazlaydı. Çünkü onlar bir yere gitmiyordu. Sadece duruyorlardı. Belki de en korkunç şiddet buydu: durmak. İnsan  Devamı

Psikoterapi

Dr. Pur,  16 yaş ve üzeri yetişkinler ile psikoterapi yöntemleri olarak duygu odaklı bilişsel davranışçı terapi ve farkındalık ve kabul terapileri ile çalışmaktadır. Uzun yıllardır süren duygusal sıkıntılarda ise şema terapi ve bağlanma odaklı psikodinamik terapi çerçevesinde çalışmaktadır. Psikoterapi seansı süresi 50 dakikadır. Seansların sıklığına ise kişinin psikolojik değerlendirmesinin sonucunda, terapist ve terapiye başvuran kişi birlikte karar verir.

Kaygı veya mutsuzluk gibi duygular birkaç saat sürdüğünde onları sadece “duygu” (emotion) olarak adlandırırken bunlar birkaç gün veya hafta sürdüğünde “mod veya duygu durumu” (mood) ; şiddeti hafiflese de birkaç yıl sürdüğünde ise “kişilik özelliği” (personality characteristic) diyoruz. Örneğin bir kişi, bugün yaşadığı bir kayıptan ötürü “mutsuz”dur, bir ay sonra halen mutsuzluğu devam ediyorsa buna “depresif modu devam ediyor” denebilir. Bu depresif hal, zaman zaman tamamen ortadan kaybolsa da bir sis bulutu gibi kişinin üzerine birkaç yıl boyunca sıklıkla çökmüşse mutsuzluk duygusu artık o kişinin “depresif kişilik” geliştirdiğine işaret edebilir. İşte bu tür kişilik yapısı haline gelmiş olumsuz duygularda artık bilişsel davranışçı terapi değil, şema terapi veya psikodinamik terapiden faydalanmak gerekir çünkü kişilik doğumdan itibaren oluşmaya başlar ve 10-15 seanslık kısa süreli bir bilişsel davranışçı terapi süreciyle değişmez, gelişmez. Bilişsel davranışçı terapi, daha çok yakın zamanda ortaya çıkmış, kriz nitelikli ve acil müdahale gerektiren depresyon veya panik bozukluk gibi durumlarda 10-15 seansta kişinin hissedebileceği kadar olumlu yönde bir iyileşme sağlarken, kaygılı veya depresif kişilik yapısı halinde olan durumlarda değişim sağlayamamaktadır. Bu sebeple, ikinci ve üçüncü dalga bilişsel davranışçı terapiler geliştirilmiştir. Bunlar, şema terapi, diyalektik davranışçı terapi, farkındalık ve kabul terapileri gibi duygu, düşünce, davranış ve hatta spiritüelliğin dahil edildiği daha yeni ve bütüncül psikoterapi yöntemleridir.

Dr. Pur’un psikoterapide kişilerle sıklıkla çalıştığı konular:

  • Duygusal farkındalık
  • Bedensel farkındalık (Duygunun bedende yarattığı duyumları fark etme becerisi)
  • Duygu ifadesi (Duygunun sözel olarak ifade edilmesi, talep etme becerileri vb.)
  • Duygu düzenleme
    • Mutsuzluk, çökkünlük
    • Kaygıyı yatıştırma
    • Stres yönetimi
    • Öfke yönetimi
    • Kayıp ve yas süreçleri
    • Psikosomatik sorunlar (Sebebinin fizyolojik olmadığı tıp doktorları tarafından belirlendikten sonra psikologa yönlendirilen bedensel şkayetler. Kaygı veya travmatik strese bağlı ağrı, gastrit, migren, fibromiyalji, nevralji, sedef gibi hastalıkların tedavisinde psikolojik müdahale)

Online Psikoterapi

Yetişkinler ile bireysel psikoterapi sürecini online olarak yürütebilmektedir. Online psikoterapi daha çok kişinin bulunduğu şehirde/ülkede destek alabileceği bir psikoterapist bulunmadığında tercih edilmelidir çünkü hiçbir iletişim, yüz yüze kurulan iletişimin yerine geçemez.

Online psikoterapi için kişinin özgürce konuşabileceği, sessiz ve yalnız başına olacağı bir oda, görüntülü konuşma yapabileceği bir bilgisayar ve yüksek hızlı bir internet bağlantısı (uydu veya adsl) olması önkoşuldur. Cep telefonundan kurulan bağlantı yoluyla yeterince iyi ve kesintisiz bir seans gerçekleşememektedir. Bu koşullar varsa, Dr. Pur ilk iki görüşmeyi yüz yüze yapmayı tercih etmektedir. Sonrasında online şekilde devam edebilmektedir. Konuyla ilgili sorularınız için info@ipekpur.com adresine e-posta  yollayabilirsiniz.